Vakıf Katılım web

MİLLÎ PARK DEMOKRASİSİ

Doç. Dr. Can CEYLAN
Tüm Yazıları
Millî parkları herkes bilir. Fil, zürafa, antilop gibi vahşi hayvanların doğal ortamlarında ve koruma altında oldukları geniş alana yayılmış parklara "millî park" denir. Bu parklar bulundukları ülkelerin yasal koruması altındadır. Bu parkların sınırları içindeki hayvanlar insanlar tarafından avlanamaz. Bu parkların bâzıları Avrupa'daki ortalama büyüklükteki bir ülkeden daha büyük olabilir.

Millî parkları herkes bilir. Fil, zürafa, antilop gibi vahşi hayvanların doğal ortamlarında ve koruma altında oldukları geniş alana yayılmış parklara “millî park” denir. Bu parklar bulundukları ülkelerin yasal koruması altındadır. Bu parkların sınırları içindeki hayvanlar insanlar tarafından avlanamaz. Bu parkların bâzıları Avrupa’daki ortalama büyüklükteki bir ülkeden daha büyük olabilir.

Binlerce kilometre kare alana yayılan millî parklar vardır. Örneğin Tanzanya’daki Selous Game Reserve isimli millî parkın yüzölçümü 55 km2’dir. Afrika’da elliden fazla millî park bulunmaktadır. Belgesellerde seyrettiğimiz aslanların zebraları avlama sahnelerinin çoğu bu parklarda çekilir. Bu parklarda hayvanlar doğal ortamlarında yaşarlar. Bu parkların sınırları vardır. Ama parklar o kadar büyüktür ki, bir ucundan bir ucuna göç eden bir antilop sürüsü veya bir fil sürüsü bu sınırlara ulaşamaz. Dolayısıyla bu hayvanlar, insanlar tarafından tespit edilen sınırları olan bir alanda yaşadıklarını fark edemez ve hiçbir kısıtlama hissetmezler.

Peki bu millî parkların demokrasi ile ne benzerliği olabilir?

“Demokrasi” kavramı içinde, “özgürlük”, “insan hakları”, “eşitlik”, “düşünce ve ifâde özgürlüğü” gibi kavramları da koyabiliriz.

Bu kavramların güncel sosyal ve siyâsî hayâtta karşılık bulduğu, “ileri demokrasiler” olarak adlandırılan Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkeleri, aslında bu ülkelerde yaşayan insanların millî parklarda yaşayan hayvanlardan pek farkı yoktur. Bu insanlar, “diktatörlük”, “otoriterlik” ya da “tek adamlık” gibi kavramlarla itham edilen ülkelerin aksine, üzerlerinde pek baskı hissetmezler. Mesela ABD’de Beyaz Saray’ın önünde ABD başkanının kuklası yakılabilir. İngiltere’de eskiden kraliçenin ve şimdi kralın taklitleri yapılabilir. Diğer ülkelerden bakıldığında bu ülkeler âdeta “sınırsız özgürlük” yaşanan ülkelerdir. Bunu sağlamak için kullandıkları yöntemlerin başında devlet kurumlarını mümkün olduğunca sosyal hayâtın merkezinden uzaklaştırmak gelmektedir.

Ana caddelerde bakanlıklar, genel müdürlükler, il veya ilçe müdürlükleri görmek pek kolay değildir. Elbette burada üç yüz yıla yakın bir süre verdikleri sosyal ve siyâsî mücâdelenin etkisi vardır. Kazanımları eskiye kıyasla o kadar büyüktür ki, bu ülkelerdeki insanlar, “millî park”ın sınırına gelinceye kadar, etraflarının çevreli olduğunu, özgürlüklerinin sınırsız olmadığını anlayamazlar. Ama bu sınıra gelince, gece yarısını geçince her şeyin bir anda değiştiği Kül Kedisi masalındaki gibi, birden her şey tersine döner.

Bir “Truman Show”

“Batı demokrasisi” denen kurgu, bunu çok iyi düzenlemiştir. Çalışma disiplini kazandırılmış bireyler, sorumluluklarını yerine getirerek onlara tanınan sınırları aşmamayı de öğrenirler. Başka bir deyişle, sorumluluklarını yerine getirirken sınırları aşmaya vakit ve fırsat bulamazlar. Ama “disiplinsizlik” yapanlar, sınırların ötesinde de bir dünya olduğunu anlayıp buralara gitmeye kalkınca Jim Carey’in başrolünü oynadığı The Truman Show adlı filmdeki yönetmen gibi, bir “tanrı” ile karşılaşırlar. Bu, hiç de iyi bir tanrı değildir. İsrail’in 7 Ekim’de başladığı katliam ve soykırım, “Batı demokrasisi”nin bize bir “millî park” olduğunu göstermiştir. “Özgürlükler Ülkesi” diye pazarlanan Amerika Birleşik Devletleri’nde özgür bir ülkede değil, sınırları çok geniş bir millî parkta yaşadığını fark eden üniversite öğrencileri, kampüslerde eylemlere başladılar. “Sivil itaatsizlik” örneği olan bu eylemler, daha önceki yürüyüş ve protesto eylemlerinden daha çok ses getiriyor. ABD Senatosu antisemitizm kapsamını genişletip neredeyse İsrail hakkında olumsuz bir hava tahmini yapmayı bile suç hâline getiren yasa onaylayarak millî parkın sınırlarındaki dikenli telleri daha da yükseltmiştir.

Seçim sürecindeki Joe Biden, İsrail’e silah satışını durdurma kararı alsa da, “mâsum insanları bizim verdiğimizde silahlarla öldürüyorsunuz” dese de, artık mızrak çuvala sığmamaktadır. Dünyânın en prestijli üniversitelerinden biri olan Harvard’ta, öğrenciler değil sınıfta kalmak, üniversiteden atılmak hatta sınır dışı edilmek pahasına millî parkı sınırlarını tüm dünyaya gösterdiler. Değil sâdece öğrencilere üniversite profesörlerine bile şiddet uygulamaktan çekinmeyen ABD polisi, aslında ABD’nin bir “polis devleti” olduğunu gözler önüne serdiler.

Vietnam Savaşı aleyhine yapılan protestolardan daha büyük bir etki ortaya çıkaran bu kampüs eylemleri, Vietnam Savaşı’ndaki maddî ve ekonomik sorunların ötesinde, bir insanlık sorununa karşı durmak için yapılmaktadır. Binlerce kilometre uzaktan gelip Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren ABD, şimdi aynı topraklarda yaptığı ve yapılmasına destek verdiği zulüm ve soykırımın yankılarını kendi topraklarında, kendi vatandaşları üzerinden görmektedir. Spor müsabakalarında, müzik yarışmalarında, vizyona girmesi engellenen filmlerde İsrail’e karşı gösterilen tepkiye sözde “Batı demokrasisi”nin aldığı yasaklayıcı tavır, aslında yüz yıllarda dünyâyı sömürürken veya “demokrasi götürme” bahânesiyle ülkeleri işgâl ederken ne kadar iki yüzlü olduklarının ispâtıdır.

“Batı demokrasisi” adı altında “demokrasi”, “insan hakları”, “eşitlik” gibi kavramları paravan yapıp oynanan oyun artık bitmiş ve The Truman Show sona ermiştir. Demokrasi yalanıyla tüm dünya halkları üzerinde “tanrılık oynamaya kalkan” sistem, kurumuş bir ağaç gibidir. Bu sistemin yerine alacak olan alternatif sistem gelip rüzgârıyla bu kuru ağacı yıkması hiç de uzak bir hayâl değildir. Şu anda orta yaşlarında olan insanların bu yıkılışa şâhit olacak olması yüksek bir ihtimâldir. Bu yazı duâ yerine geçer inşallah.