Vakıf Katılım web

EMEKÇİLERİN GELİRLERİ NEDEN DÜŞÜK?

Prof. Dr. D. Murat DEMİRÖZ
Tüm Yazıları
Dün 1 Mayıs'tı… Yani Dünya Emekçi Kadınlar Günü… Bununla birlikte genel olarak dünyada 1 Mayıs Emekçi Bayramı olarak kutlanır. İnsan uygarlığını borçlu olduğumuz geçmişteki ve bugünkü bütün emekçilerin bayramı kutlu olsun.

Bugün 1 Mayıs vesilesiyle sizlerle önemli bir konuyu paylaşmak istedim: Bugün niçin bütün ücretlerin ortalaması asgari ücrete yaklaşmakta ve hangi sebeplerle asgari ücret açlık sınırı civarında belirlenmektedir? Ücretleri arttırabilmek için bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi yeterli olur mu? Türkiye fakirliğe katlanmak zorunda mıdır?

ÜCRETİN TEMEL BELİRLEYİCİLERİ NEDİR?

Ana akım iktisada göre eğer ekonomide emek piyasası da dahil bütün piyasalarda tam rekabet geçerliyse emeğin saatlik ücreti bir işçinin bir saatte üretebileceği değere eşittir. Yani ücretin temel belirleyicisi emeğin üretkenliğidir. Tabii ki, her piyasada ve her firmada emeğin üretkenliği farklılaşır. Uzun dönemde tam rekabetçi emek piyasasında oluşan denge reel ücreti geçimlik ücrettir: yani bir işçinin kendisi ve ailesinin ancak barınma, beslenme ve giyinme ihtiyaçlarını karşılayacak bir gelir düzeyi. Yani uzun dönemde tam rekabetçi emek piyasasında kabaca bugün açlık sınırı olarak ölçülen ücret düzeyi kadar bir ücret düzeyi oluşur. Ancak modern toplumlarda insan kurucu öğedir, emek de basitçe alınıp satılan bir meta olamaz. Modern sanayi toplumu şehirli bir toplumdur ve şehirli toplumda bireylerin ve toplumun ihtiyaçları tarım toplumuna göre çok farklılaşır: barınma, beslenme ve giyinmenin yanında eğitim, sağlık, kültürel ve sosyal faaliyetler, ulaştırma gibi alanlarda yapılacak tüketim harcamaları da zorunlu harcamalar kabul edilir. Çünkü ancak bu harcamaları yapamayan bir birey ne kendisine ne de topluma faydalı olabilir.

Sanayi kapitalizminin bir özelliği tam rekabetçi piyasayla bir arada olabilmesinin çok muhtemel olmamasıdır. Özellikle büyük sanayi firmalarının olduğu sektörlerde firmalar hem kendi mallarının fiyatlarını hem de işçi ücretlerini belirleyebilme gücüne sahiptir. Mal fiyatı belirleme gücü “tekel gücü” ve ücret belirleyebilme gücü de “monopson gücü” olarak tanımlanır. Tekel gücü sahibi firmalar kendi mallarını üretim maliyeti artı alternatif maliyetin çok üstünde aşırı bir kârla satabilirlerken, işçi ücretlerini tam rekabetçi fiyatın – yani açlık sınırının- altına indirme gücüne de sahiptirler. Bu ise yukarıdaki paragrafta bahsettiğim emeğin bir meta olarak değerinin bile altında bir ücret anlamına gelir. Bu yüzden 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında işçi sendikaları örgütlenmeye başladı. İşçilerin bir araya gelmesi ve toplu ücret pazarlığı süreçlerinin başlaması ile sendikalar – eğer başarılı bir müzakere süreci yürütebilirlerse- emekçinin ücretlerini açlık sınırı üstüne çekebilme gücüne kavuştular. Yine de ücretin temel belirleyicisi işçinin üretkenliği olmaya devam etti.

İşçinin üretkenliği sektörden sektöre ve firmadan firmaya değişir. Örneğin bir sektörde standart işçinin üretime yaptığı aylık katkı açlık sınırının üç katı kadar olabilirken, diğerinde açlık sınırının altında olabilir. Sektörel üretim ve firma üretimi farklı teknik değerlere sahipken, aynı ülkenin eşit vatandaşları olan işçilerin şehirde yaşamını idame ettirmek için gerekli ihtiyaçları aynıdır ve toplumsal ihtiyaca göre belirlenir. Bu yüzden hükümetler asgari ücret uygulamasına geçtiler. Asgari ücret bir işçinin herhangi bir işte alabileceği minimum ücret düzeyini gösterir. Genellikle asgari ücret açlık sınırının çok üstünde ve fakirlik sınırının biraz altında belirlenir. Açlık sınırı 4 kişilik bir ailenin hayatta kalabilmek için gerekli olan gelir düzeyini gösterirken, fakirlik sınırı aynı dört kişilik ailenin bütün temel fiziki, sosyal ve kültürel harcamalarını sağlayabileceği bir düzey olarak hesaplanır. Özet olarak söylersek firmaların işgücü maliyeti olarak ücret üretim teknolojisi ve verimlilik kriterlerine göre değerlendirirken, toplumsal açıdan ücret o ülkenin vatandaşının değerini ve medeni bir hayat yaşama gücünü gösterir. Her ülke hükümeti, elbette ki, vatandaşlarına yüksek bir yaşam standardı sağlamayı amaçlar. Asgari ücreti, emekli ücretlerini ve memur maaşlarını da buna bağlı olarak belirlemek ister. Ancak ülkenin topyekûn üretim gücünün de bu ücreti vermeye uygun olması gerekir. Sonuç olarak diyebiliriz ki ücret düzeyi işgücünün üretkenliği, emek piyasasının rekabet yapısı, sosyal güvence sağlayan hukuki düzenlemeler ve asgari ücret düzeyi tarafından belirlenir.

ASGARİ ÜCRET NE MİKTARDA OLMALI? 

İşgücünün üretkenliği birçok faktöre bağlıdır: Doğru bir eğitim sistemi, yüksek kişi başı fiziki sermaye, düşük inovasyon gecikmesi ve etkin bir kaynak tahsisi. Eğer bunlar yerine getirilirse ülkedeki firmaların açlık sınırının çok üstünde ve fakirlik sınırının biraz altında bir asgari ücret vermesi mümkün olur. İşgücünün üretkenlik düzeyi sosyal bir ihtiyaç olarak belirlenen fakirlik sınırına yakın bir ücretin ne kadar altındaysa, asgari ücret de o kadar altında olur. Bugün Türkiye’de işgücü gelirlerinin ortalaması aylık 30 bin TL civarındadır. Tabii ki bu ortalamanın çok üstünde aylık gelir elde edilen sektörler vardır, ancak sektörlerin çoğunda işgücünün aldığı maaş bu ortalamanın altındadır. Açlık sınırı 17 bin TL iken asgari ücret de tam olarak bu düzeydedir ve fakirlik sınırı da 54 bin TL civarındadır. Medeni bir toplum kriter olarak alınırsa asgari ücretin ve en düşük emekli maaşının 40 bin TL, en düşük memur maaşının da 55 bin TL olması gerekir.  Hemen şu soruyu soracaksınız, biliyorum: “Hocam, ne yaptınız? Bu kadar asgari ücretle ben iflas ederim?” Bunun söyleyen okuyucularım haklıdır. Çünkü Türkiye’nin, özellikle tarım ve sanayide, işgücünün üretkenliği çok düşüktür. Pekiyi, işgücünün üretkenliği niye düşüktür? Cevaplayalım.

İŞGÜCÜNÜN ÜRETKENLİĞİNİ BELİRLEYEN FAKTÖRLER

Yukarıdaki paragrafta birkaç temel faktör sıraladım. Bunları sırasıyla açıklayalım.

Doğru Eğitim Sistemi: İktisadi açıdan doğru ve ülkenin kalkınma ihtiyaçları ile uyumlu bir eğitim sistemi işgücünün üretkenlik düzeyini belirleme açısından çok önemlidir. Pisa skorları vesaire burada temel kriter değildir. İstediğiniz kadar çocuklara integral öğretin, bu onlara iş gücüne katıldıklarında ihtiyaç duyulan üretkenliği sağlayacak donanımı vermez. Her ülke gelecek yirmi yılını planlayarak ekonominin lokomotifi olacak sektörlerini, bu sektörlerde ne tip yapısal dönüşüm yapacaklarını, ekonomide temel ihtiyaç alanı haline gelecek sosyal hizmetleri planlar. Bu plana uygun olarak gelecek yirmi yılda ihtiyaç duyulacak işgücü miktarı ve niteliğini de projeksiyonlarla belirler. İşte eğitim sistemi bu ihtiyaca binaen yeniden yapılandırılır. Bir takımda herkes Hagi olamayacağı gibi, bir toplumda herkesin üst düzey müdür, mühendis veya doktor olması mümkün değildir. Ara elemanlar her iş kolunda çok önemli rollere sahiptir. İlk önce bu ihtiyaçların belirlenmesi ve eğitim sisteminin bu ihtiyaçlara göre sil baştan yeniden tanzimi birinci önceliktir.

Yüksek Kişi Başı Fiziki Sermaye ve Etkin Kaynak Tahsisi: Türkiye’de kabaca her 10 yılda bir makine parkının yenilenmesi gerekir. Çünkü makinaların bir kısmı hurdaya çıkar veya teknolojik gelişme sebebiyle demode olur. Mevcut işgücü üretkenliğini koruyabilmek için bir kere bu yenilenmenin her 10 yılda bir gerçekleştirilmesi gerekir. 2000’lerin başı ve yine 2010’ların başında bu yenilenme sağlandı. Ancak 2020’lerde yapılması gereken makine parkı yenilenmesi gerçekleştirilemedi. 2018 yılından 2023 seçimlerine kadar kısa duraklamalarla uygulanan popülist politikalar, 2020 – 2022 arası pandemi krizi, 2023 depremi, bizim makine parkımızı yenileyemememizin sebepleri arasındadır. Ancak 2000’li yıllardan itibaren Türk ekonomisinde kaynakların sanayi ve tarımdan hizmetler ve inşaata aktaran politikalar buradaki temel sebeptir. Kaynakları yeniden tarım ve sanayiye aktaracak yeni bir kalkınma programına ihtiyaç vardır. Yani hem makine parkının yenilenmesi hem de ülke kaynaklarının sanayi ve tarım yönünde yeniden tahsisi gereklidir.

Düşük İnovasyon Gecikmesi: Teknolojik gelişme hem sermaye hem de emeğin üretkenliğini arttırır. Ancak, hemen akla geldiği gibi, her ülkenin yeni teknoloji geliştirmesine gerek yoktur. Ayrıca bu çok maliyetli de olabilir. Ancak yeni teknolojilerin ne hızla ekonomiye adapte edildiği önemlidir. Teknolojik yeniliklerin üretime adapte edilme süresi “inovasyon gecikmesi” olarak tanımlanır. Bu gecikme ne kadar az süre de olursa, ekonomide teknoloji düzeyi o kadar yüksektir. İnovasyon gecikmesini kısaltacak şekilde sanayi ve teknoloji politikaları oluşturulmalıdır. Gerekirse kamu burada aktif rol alabilir.

İşgücü üretkenliğini düşüren bu üç faktörün haricinde ücretlerin olması gerekenin altında olmasının diğer sebepleri olarak şunlar sıralanabilir: Ülkede (5 milyon Suriyeliyi bir kenara bırakırsak) hiçbir kanuni gerekçeyle varlıkları kabul edilemeyecek 72 milletten 8 milyon kaçak vardır. Bunların kahir ekseriyeti niteliksel kaba işgücüdür. Bizim uyanık işverenlerimiz ayda 200 dolara bu kaçakları çalıştırıp sömürmektedirler. Sonra da “Türkler çalışmak istemiyor!” demektedirler. İşte bu 8 milyon kaçak ücretleri aşağıya doğru çeken bir etki yaratmaktadır.

Türkiye imalat sanayinde firmaların yüzde 90’ı mikro ölçeklidir. Haliyle düşük sermayeli bu firmalar niteliksiz iş gücü talep etmektedir. 40 bin TL asgari ücret verecek donanıma sahip değillerdir. Ülkede suç ekonomisi büyümüş, kayıt dışı ekonomi artmıştır. Merkezi ve yerel yönetimlerde usulsüz ve denetimsiz harcamalar, kontrol edilmeyen ve hesapsızca verilmiş krediler, seçim ekonomisinin parçası olan zengin Türklere ve yabancılara servet transferi ülkenin üretim gücünü topyekûn düşürmektedir.

Eğer bu problemler çözülmezse, korkarım, asgari ücret artık açlık sınırında bile verilemez olur.