Vakıf Katılım web

ARTIK SIRA İNSAN TİPİNDE

Doç. Dr. Can CEYLAN
Tüm Yazıları
Bir toplumda kültürel karşılığı olmayan hiçbir fikir ve düşünce tutunamaz. Bir fikrin kültürel karşılığının zemini ise o fikri benimsemiş insanlar, daha doğrusu o fikri benimsemiş ve uygulayan insan tipidir.

Bir insanın belli bir kültürü benimsemesi ve uygulaması için o kültürü içselleştirmiş olması gerekir. Bunun için de en az üç nesil gerekmektedir. Goethe atfedilen şu söz meseleyi özetlemektedir: “Bir kişinin gerçek anlamda üniversite mezunu olabilmesi için dedesinin üniversite mezunu olması gerekir.” Yâni mesele, ilkokul mezunu bir anne-babanın çocuğu olarak diploma almakla bitmemektedir. Bitmek bir yana, daha yeni başlamaktadır ve devam etmesi gerekir. Yâni popüler kavramla söylersek, “sürdürebilir” olması gerekir.

Bu örneği sosyo-ekonomik zemine de uygulayabiliriz. Maddî olarak “zengin olmak”, bir gecede piyangodan büyük ikrâmiyeyi kazanmakla mümkün olabilir. Ama “sonradan görme” olmamak için o zenginliğin parasal karşılığının ötesinde, yaşam tarzı, tüketim anlayışı ve bunların sürdürülmesi gerekir. Başka bir deyişle, bankada milyonları olan birinin rûhu henüz kültürel olarak zengin olamamışsa, sâdece köye ev yaptırmaktan, pahalı eşyalar kullanmaktan, “desinler” diye puro ve viski içmekten ileri gidemez.

Kültür kavramının “yaşam tarzı” anlamının yanında, “sanatsal” faaliyetler, harcamalar ve yatırımlar anlamındaki karşılığı, zenginliğin gerçek mânâda ortaya çıkması demektir. Sanayi Devrimi’nden sonra ortaya çıkan burjuva sınıfının, ancak üç dört nesil sonra dedesi veya babası adına müze açması, okul kurması veya hastâne yaptırması bunun bir örneğidir. Bir nesil önce köylü sınıfındayken şehre gelip burjuva olan bir Avrupalının müze, okul, hastane açma, sanat eserlerinin koleksiyonculuğunu yanma gibi bir derdi yoktu.

Aynı süreç Türkiye’de de benzer aşamalardan geçmiş ve geçmektedir. Koç Holding’in kurucusu Vehbi Koç’un önceliği fabrika kurmaktı. Rahmi Koç Müzesi açılışında Rahmi Koç’un şu sözleri dikkat çekicidir: “Babam olsaydı, ne gerek var müzeye, fabrika açın derdi.” Koç Holding bünyesinde bir müze açmak üçüncü nesil olan merhum Mustafa Koç’un döneminde gerçekleşti.

Hacı Ömer Sabancı’nın aklından da bir üniversitesi açmak geçtiğini hiç sanmıyorum. O Adana’dan bir toprak ağası olarak gelip İstanbul’da kabûl görmek için Atlı Köşkü satın almıştı. Atlı Köşkü gibi malikânenin mesken olmaktan çıkıp Sakıp Sabancı Müzesi hâline gelmesi için iki nesil gerekecekti. Bu müzedeki sanat eserlerinin toplanması için de merhum Sakıp Sabancı’nın özel ilgi ve yatırımı gerekmişti.

“Kültür meselesi”

Kültür, onu içselleştiremeyenlerin üzerinde emânet elbise gibi durur. Son yirmi yılda yaşanan gelişmelerin karşılığında “kültürel iktidar” sorunu yaşanmasının sebebi, siyâsî iktidârın sandıktan çıkması gibi kültürel iktidâra hemen ulaşılacağını düşünmektir. Daha on on beş sene öncesine kadar “başörtüsü-türban” tartışmasıyla uğraşmak zorunda kalan bir siyasal iktidar, gecikmiş birçok sivil ve askerî teknolojik gelişmeyi gerçekleştirmiştir. Ama kendi kitlesi bunun kültürel karşılığı için gerekli insan tipini oluşturmanın adımlarını atmakta üşengeç davranmaktadır. “Ne yaparsa yapsın beğenmeyeceğim” diyen muhalif kitle de siyasal iktidârın “millî ve yerli” olma adına yaptıklarını benimseme kültüründen uzaktır. Yâni “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak” için de bir insan tipine ihtiyaç vardır ve o insan tipi de, 10. Yıl Marşı’nda iddia edilen aksine, henüz “yaratılamamıştır”.

Siyasal iktidârın “kültürel iktidar” olması için önündeki engellerden biri, muhalefetin “millî” konulara bile muhalif olması ve “yerli” olanı hakir görmesidir. Diğer engel ise, kendi seçmeninin siyasal ve ekonomik konulardaki hazmetmesi zor bir hızla ortaya çıkan gelişmelerin aynı hızla kültür alanında da ortaya çıkacağını hatta çıkmış olduğunu zannetmesidir. Bu yüzden siyâsal iktidâr, bürokratik kadroların muhalefetin siyasal iktidar olamasa da elinden bırakmadığı bürokratik kadrolardan farklı davranamayıp onlara benzemektedir. Yâni son yirmi yıldaki siyasal iktidârın işleticisi olan bürokratik kadrolar, yeni bir insan tipi olarak çalışmamaktadır. Sâdece onlar o makamlara, farklı bir siyâsî partinin siyâsal irâdesiyle gelmiş oldular. Tıpkı bir anda zenginleşen burjuvanın, nasıl zengin gibi yaşanacağını bilmeyip soylular gibi davranması ve kendine “snob” (züppe) dedirtmesi gibi. Soylular, ekonomik zenginliği burjuvaziye kaptırmışlardı ama kültürel zenginlik hâlâ onların elindeydi. Cepleri para dolu ama ruhları fakir olan yeni yetme burjuvazi takımı, borç içinde ama ruhları zengin olan soylu sınıfı karşısında acemilik çekmişti. Onlar gibi giyinmek, onlar gibi tüketmekten ve onlar gibi eğlenmekten başka bir şey bilmiyorlardı.

Bunun günümüzdeki karşılığı, ismini Talha Efe veya Hamza Mert koydukları oğullarına “baby shower partisi” yapmak ya da başka ülkede kumarhâne işleten bir oteller zincirinin Antalya’daki şûbesinde İslâmî tâtil(!) yapmaktır. Buna alternatif bulacak ve onu yaşam tarzı hâline getirecek insan tipi ortaya çıkana kadar bu “snobluk” maalesef devam edecektir. Zira bu insan tipi için üç nesil gerekmektedir. Bu insan tipinin hâkim duruma gelmesine ticâret dünyâsında, akademide, sanat dünyâsında, spor dünyâsında, askeriyede, mülkiyede, bürokraside, diplomaside, medyada ihtiyaç vardır   Biz henüz birinci nesildeyiz. Allah hepimize sabır ve metânet versin.