Mobil Masthead


​100'ÜNCÜ YILINDA CUMHURİYET: NELERİ BAŞARDIK? – I (1923-63)

Bu anlamlı haftanın onuruna ben bir yazı dizisi başlatmak istiyorum.

Cumhuriyet haftasındayız. Cumhuriyetimiz Yüzüncü Yılında! Pazar günü 100’üncü Cumhuriyet Bayramı… Devletimiz ve milletimiz için bu gururlu ve şerefli günde hançerelerimiz patlayıncaya kadar bağırmalıyız: Yaşasın Cumhuriyet!

Bu anlamlı haftanın onuruna ben bir yazı dizisi başlatmak istiyorum. İlk iki yazım, yani bu ve sonraki yazılar Cumhuriyet’in neleri başardığı üzerine olacak. Sonraki yazılarım ise neleri başaramadığımız üzerine… Bilelim ki başardıklarımız başaramadıklarımızdan çok daha fazladır. Ancak 100 yılda yaşadığımız hızlı değişim sonunda toplumumuz yeni problemlerle karşılaştı. Uygulanan politikaların çoğuna bizim seçimimiz değil mecburiyetler yön verdi. Cumhuriyetin başardıklarının yanı sıra, başaramadıkları da Cumhuriyetin İkinci Yüzyılında bize yön göstermek açısından önemlidir. Büyük Atatürk ve arkadaşları karşılaştıkları sorunları nasıl çözmüşlerse, mecburiyetlere nasıl göğüs germişlerse biz yeni Cumhuriyet kuşaklarına da aynı azim, sebat ve kararlılıkla davranmak ve karar almak düşer. Nice yüzyıllara giden bu sonsuz akışta Cumhuriyetimiz ilelebet pâyidar kalacaktır!

CUMHURİYETİN İKİ TEMEL AMACI

Cumhuriyet bir şehirlileşme ve sanayileşme projesidir. Bu projenin iki temel amacı vardı: Birincisi vatandaşlık bilincine sahip özgür bireylerin mensubu olduğu bir millet. İkincisi de kararlarını kendisi verebilen tam bağımsız bir devlet. Bu amaçları önümüze mecburiyetler koydu. Diyebiliriz ki, benim de 49 yılını bilfiil yaşadığım Cumhuriyetimiz 100 yılın her aşamasında çeşitli mecburiyetlerle karşılaştı. Her zaman önceliğimiz bu mecburiyetleri yerine getirmek olmuştu. Bunda büyük oranda başarılı olduk. Tarih buna şahittir.

Osmanlı’dan bakiye Türk toplumu savaşlardan yorgun, eğitimsiz, iktisadi açıdan dışa bağımlı, çoğu kasaba ve köylerde yaşayan, salgın hastalıklarla baş edemeyen, sermayedarı ve sermaye birikimi olmayan bir toplumdu. En iyi yetişmiş çocuklarını savaşlarda kaybetmiş bu toplum tek kelimeyle bitik bir toplumdu. Cumhuriyeti kuran kadroların önünde ilk önce bu sorunlarla baş etme mecburiyeti vardı. 

ATATÜRK VE ARKADAŞLARI NELER BAŞARDI? (1923 – 1938)

Büyük Atatürk ve arkadaşları savaş meydanlarında barut ve kan kokusunu içlerine çekerek buralara gelmişlerdi. Türk milleti ateşi ve ihaneti görmüştü. Cumhuriyeti kuranlar bir daha esir düşmemek, bağımsızlığı kaydetmemek için özgür bireylere dayanan, iktisaden ve siyaseten bağımsız bir Türkiye hedeflerini koydular. Bu hedeflere ulaşabilmek için ilk önce Osmanlı’dan kalan problemlerin çözülmesi gerekiyordu. 

Cumhuriyetin ilk yıllarında başarılan en önemli görevlerden ilki salgın hastalıklarla mücadele idi. Bir toplumun özgür ve bağımsız olması için ilk önce fiziken sağlıklı olması gerekirdi. Savaş yorgunu Türkiye’nin köylerinde frengi, tifüs ve trahoma salgını vardı. İlk beş yılda salgın hastalıklar kontrol altına alındı, sonra kökü kazındı.

Modern bir toplumun çalışanlarının yüzde 80’i tarımla iştigal etmez. “Etse ne olur?” Ne olacak ektiğiniz pamuğu ve kırktığınız yünü dışarıya satıp pamuklu ve yünlü kumaş alırsınız. 100 TL kazanıp 200 TL ödersiniz. O zaman tarıma dayalı sanayi ile başlamak icap ediyordu. Yalnız çok ufak bir sorun vardı: Türk toplumu doğru düzgün tarım yapmayı bilmiyordu. Topraklarımız ve iklimimize uygun tohumlar ve hayvan ırkları ıslah edilmemişti. 20’inci yüzyılın başında halâ kara saban vardı. O zaman köylünün çiftçiye dönüştürülmesi ve ona tarım öğretilmesi gerekiyordu. Yine başka bir sorun da ekilebilir toprakların yüzde 60’ı vakıflara, vakıfların yüzde 90’ı da tarikatlara aitti. Bunlardan vergi de alınmıyordu. 

Cumhuriyetin ilk on senesinde bu hedef doğrultusunda önemli başarılar sağladık. Tohumlar ve hayvan ırkları islah edildi. Kooperatifler kuruldu ve Ziraat Bankası kanalıyla çiftçi desteklendi. Ağır öşür vergisi kaldırıldı. Vakıflar devletleştirildi, tarikatlar lağvedildi. Topraksız köylüye toprak dağıtıldı. Bu yeter miydi? Yetmezdi. Çiftçinin ürününü satın alacak tarıma dayalı sanayi gerekiyordu. Fakat burada da yine ufak bir sorun vardı: ülkede sanayi kuracak sermaye yoktu! Osmanlı’da Türkler ya köylü olmuştu, ya Hoca ya da asker. Ticaret gayr-ı Müslimlerin tekeliydi ki, bunlar da emperyalist ülke firmalarının yurt içindeki ortaklarıydı çoğunlukla. Savaş sonrası çoğu tası tarağı toplayıp yurt dışına kaçmıştı. Sanayi sermayesi olacak irili ufaklı kasaba eşrafından başka kimse yoktu. Burada yeni bir mecburiyet olarak devletçilik uygulanmaya başladı. Atatürk ilk önce kamu ihtisas bankaları ve bunlara bağlı olan kamu holdingleri kurdurdu: Tekstil sektörü için Sümerbank ve Sümer Holding, madencilik sektörü için Etibank ve Eti Holding, Vakıfların finansmanı için Vakıflar Bankası, küçük esnaf ve KOBİ’ler için Halk Bankası, konut finansmanı için Emlâk Bankası. Şeker Holding kuruldu ve şeker pancarı üretimi başlatıldı. (Duyunca inanamazsınız ama Cumhuriyet öncesinde en fazla yokluğu çekilen gıdalardan biri de şekerdi. Koskoca Türkiye’de şeker üretilemiyordu!) Ayrıca sermayesini destek vererek ilk özel banka İş Bankası’nı kurdurdu. Bu devlet kurumları yolu ile tarımsal üretime dayalı sanayinin temelleri atıldı. 

Sanayi yatırımları yapılıyordu ama ürünleri şehirlere nasıl nakledeceklerdi? Türkiye’de doğru düzgün karayolu yoktu. Yetersiz miktarda demiryolu vardı, ama trenleri işletecek makinist yoktu. Demiryolları, limanlar, madenler hep yabancı şirketlerin elindeydi. Kapitülasyonlar sebebiyle bunlar vergiden ve kanunlardan muaftı. Atatürk ne yaptı? Beğenmediğiniz Lozan Antlaşması ile kapitülasyonları kaldırdı, madenleri, liman ve demiryollarını millileştirdi. TCDD kuruldu. Yol vergileri kaldırılmaya başlandı ki son yol vergisi 1953’te Menderes döneminde kaldırıldı. İçeride maliye birliği sağlandı, milli parayı basacak TCMB kuruldu. 

Fabrikalar varsa burada çalışacak mühendise, hastaneler varsa burada çalışacak doktora, maliye varsa burada çalışacak iktisatçıya, mahkemeler varsa burada çalışacak hâkim, savcı ve avukata ihtiyaç vardı. Velhasıl Üniversiteye ihtiyaç vardı. Üniversite reformu yapıldı, milli bir eğitim sistemi için Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarıldı, alfabe devrimi yapıldı. Bunlar 15 sene gibi kısa bir sürede yapıldı, ancak iş daha yeni başlıyordu.

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI FELÂKETİ – (1938 – 1946) 

Verilere baktığımızda Türk ekonomisinin en yoğun krizi II. Dünya Savaşı sırasındaydı. Evet tarıma dayalı bir sanayi başlatılmıştı ve tarımsal üretim arttırılmıştı ama özellikle çiftçilerin fukaralığı çok büyüktü. Ağır sanayimiz yoktu. Şehirlerin elektrik, su ve kanalizasyon şebekesi çok yetersizdi. Kırsal kesimde ise hiç yoktu. Karayollarımız da yetersizdi. Temel sanayi malları ve ara girdilerde dışa bağımlıydık. Ve savaş patladı… Bütün ticaret yolları kapanmıştı. Ülkede seferberlik ilan edilmişti ve kaynaklar çoğunlukla askeriyeye ayrılmıştı. Bunun sonucunda ülkede üretim küçülmüş ve enflasyon azmıştı. Tarihimizin en büyük yokluk dönemi bu dönemdi: 1938-1946 yılları arası. İsmet Paşa bizi savaşa sokmamıştı, çocuklarımızı babasız bırakmamıştı ama ekmeksiz kalmıştık! Bu yokluğun faturası CHP’ye kesildi ve hala daha kesilmeye devam ediyor. 

MENDERES DÖNEMİ VE NATO MECBURİYETİ  

Demokrat Parti dönemi iç ticari liberalleşmenin tamamlanması, servet ve sermaye birikimi rejiminin yeniden düzenlenmesi ve NATO’ya girmemiz açısından önemlidir. İç ticari liberalleşme bir milli devletin ve ona bağlı olarak bir milletin siyasi anlamda oluşabilmesi için önemlidir. Milli bir maliye sistemi, milli para sistemi, ülke içi ticari engellerin kaldırılması ve ulaştırma altyapısının tamamlanması… Atatürk döneminde bunların çoğu yapılmıştı ama şehirleri bağlayan karayolları yetersizdi. Menderes karayollarına yatırım yaptı. Son yol vergisini de kaldırdı. Böylece iç ticari liberalleşme minimum gereklilikleri ile tamamlanmıştı. Buna rağmen yeterince yerli iş adamı yoktu. Birçok işletme kamu işletmesiydi ve bunlara ek olarak CHP ile bağlantılı bir avuç eşraf devlet desteğiyle sanayici olmak üzere desteklenmişti. Kurtuluş Savaşını ordu ile birlikte yapan Anadolu esnaf ve eşrafı ise bir tarafta bırakılmıştı. Dedik ya, her şeyden önce mecburiyetler ve bu mecburiyetlerin dayattığı öncelikler gelmekteydi. Savaş sonrası Menderes yönetimi Anadolu eşrafının sesi oldu. Anadolu’daki toprak ağaları ve büyük tüccarlar devlet desteği ve teşviklerle desteklenerek hızla sermayedara dönüştürüldü. Yani yeni bir sanayi burjuvazisinin temelleri atıldı. Savaş sonrası dünyada Sovyet Rusya’nın tehditleri karşısında gerek İsmet Paşa gerekse Menderes ABD’nin lideri olduğu liberal demokrat bloka yakınlaştı. Bu Atatürk’ün geleneksel politikalarından ilk sapma oldu. 1952’de Kore Harbine katıldık ve akabinde NATO’ya üye olduk. Bu bize Sovyet tehdidi karşısında güvenlik sağlamıştı ama tam bağımsızlık idealinden ödün vermiştik. Yine bu da bir mecburiyetti.

Menderes döneminde özel sektörde hızlı sermaye birikimi ülkenin kaynaklarını zorlayacak ölçüdeydi. Çünkü temel ağır sanayimiz, bu sanayinin ihtiyaç duyduğu enerji santrallerimiz yoktu. Bu hızla bir servet değişimi ve sermaye birikimini finanse edecek dövizimiz de yoktu. Sonuç 1958 devalüasyonu ve yine krizdir. Menderes enerji santralleri ve temel ağır sanayi tesislerini kurmak istedi ama “büyük ağabey” ABD buna yeşil ışık yakmadı. Bunlar için krediye ve teknik desteğe ihtiyaç vardı. Menderes bunu Sovyetler’den sağlamıştı ki, 1960 darbesi oldu. Darbenin sesi Albay Alparslan Türkeş radyoda ilk önce “NATO’ya sadığız!” demişti. Menderes, Rüştü ve Polatkan bu sadakatin göstergesi olarak asıldılar. Artık Türkiye Cumhuriyeti görünüşte Atatürkçü ama esasında NATO’cu bir cumhuriyetti. 

Devam edeceğiz.