ÜVEY TOPLUM

Konunun psikolojiden sosyolojiye geçen noktasında üvey insanlardan oluşan üvey toplum ile karşılaşıyoruz.

Bir önceki yazının konusu olan “üvey insan” elbette tek başına yaşayan bir canlı değildir. İster öz olsun ister üvey olsun, bir insan evladı niceliğini değişik insanların oluşturduğu bir toplum içinde yaşar ve yaşamak zorundadır.

Konunun psikolojiden sosyolojiye geçen noktasında üvey insanlardan oluşan üvey toplum ile karşılaşıyoruz. Aslında konunun psikolojik tarafındaki insana üveylik hissini yaşatan güç de o toplumun kendisidir. Belki kişi, tek başına bir dağ başında, ıssız bir ormanda yaşasaydı üveylik hissini bu kadar yıpratıcı bir şekilde hissetmeyecekti. Zira ona öz evlat ve öz insan hissinin yanında üvey evlat ve üvey insan hissini yaşatan sebepler, bir toplum içinde yaşıyor olması ve o toplumu oluşturan diğer insanların tavır ve davranışlarıdır. Oysa tabiatta üveylik yâni kendini bir yere hissedememe, dışlanma, ötekileştirme yoktur. Dışarıdan bakınca “vahşi” denebilir ama tabiatta her canlı bulunduğu ortamın öz parçasıdır; üvey değildir. Doğal ortamında hiçbir canlı o ortama dışarıdan getirilmemiştir. Başka bir ortamdan gelse bile, oraya uyum sağlamış ve hatta geldiği ortamdaki özelliklerinden farklı olan ve burada yaşaması için gerekli olan ve yaratılışından bulunan özelliklerini ortaya çıkarmıştır. Kısacası, yaban hayatta yabancı yoktur.

Coğrafya hem kader hem kederdir

Oysa üvey insanlardan oluşan toplumlar da üveydir. Toplumun üyelerinin o topluma âit olmaması bir yana, toplum bile bulunduğu ortama, bulunduğu coğrafyaya, bulunduğu iklime âit değildir. O yüzden üvey toplumda coğrafya kader değil, kederdir.

Toplumun üveyliği, sanayi sonrası ortaya çıkan bir sorundur. Bu soruna “modernizm” diyerek sempatik hâle getirmek istesek de, bu mümkün olmamıştır. O kadar ki, “modernizm olmadı, post-modernizm verelim” dercesine, kaş yaparken göz çıkartılmış ve modernizmin sunduğu “modern hayat” şartları, katmerlenerek iyice deli gömleği hâline gelmiştir.

Sanayi sonrası ortaya çıkan insan hareketliliği, çok eski çağlardan beri var olan demografik büyüklüğü kırsaldan çok da farklı olmayan şehirlerin, hazmedilmesi mümkün olmayan bir nüfus niceliği oluşturmuştur.

Tabiatla iç içe olduğu için, diğer canlılarla birlikte olmanın verdiği doğallık ile kırsalda kendini üvey hissetmeyen insan, habitatından koparılıp kafese konulan bir aslan gibi, şehre geldiğinde âdeta bir sirk hayvanına dönüşmüştür. Normalde aralarından binlerce kilometre mesâfe olan hayvanların yan yana kafeslerde yaşamak zorunda bırakıldığı sirk ortamı gibi, şehirler de “medenî” olma vaadleri yerine getirilemediği – ve getirilmesi pek mümkün olmadığı – için üvey toplum bölgeleri hâline gelmiştir.

Artık üvey insan, onu bu hâle getiren üvey toplumda, âit olduğu yeri ararcasına “şehrin hemen yanı başında” oluşturulan ortamlarda “hafta sonu kaçamakları” ile kendini avutmaya çalışmaktadır. Bu avutmak, öksüz ve yetim bir çocuğu evlatlık edinen, merhametli bir ebeveyn gibi “ideal” bir ortam olabilir. Ama bu ideal ortam doğal değildir; insana “öz insan” duygusunu veremez. Ayrıca bu ortam, sürekli yaşanılan bir ortam değildir ve üvey topluma geri dönüşü olan bir ortamdır. Bir mahkûmun senede birkaç gün hapishane dışına çıkma izninde yaşadığı “sahte özgürlük” gibi bir şeydir. Gitmesi ve dönmesi, yaşanan rahatlıkla kıyaslanamayacak bir yorgunluk veren bu ortamlar da, kısa zamanda başka yere kaçmayı düşündürecek hâle getirilmektedir.

Herkes üveyse

Herkesin üveylik içinde olduğu toplumda “öz insan” olmak için rol model alınacak kişilere duyulacak ihtiyaç bile bir süre sonra kaybolmuş ve “ne aradığı bilmeyen” ama “bulduğunda aramakta olduğunu anlayan” kişilerce fark edilir hâle gelmiştir.

Üvey hislerin tatmini

Üvey toplumun sorunları sadece sanayinin getirdiği fiziksel ve çevresel sorunlar değildir. Kişi, tepeden tırnağa üveylik içinde olduğu için, denizdeki balıklar gibi, içinde bulundukları ortamı tanımlama ve sorunları teşhis edip tedâvi yoluna gitme reflekslerini de kaybetmişlerdir. Artık evde büyütülüp bir sonra sokağa terk edilen kedi veya köpek gibidirler.

Bu durumdaki kişilerden oluşan toplumda millî, mânevî ve ulvî duyguların hayat bulması da kolay değildir. Toplumu üvey olmaktan alıkoyacak bu duyguların yokluğu, kendini sevmediği kendini itiraf edemeyen insanlar, içinde yaşadıkları toplumu, ülkeyi ve devleti sevmeyerek, “yaşanmaz” bularak tatmin olurlar.

Üvey toplumun insanları “birey” olma tesellisiyle, komşusunun derdiyle dertlenmediği gibi onun sevinciyle de mutlu olmaz. Ulusal başarıların bir anlamı yoktur onlar için. Hatta kendilerini içinde yaşadıkları topluma “âit olmama” iddiasıyla teselli etmeye çalışırlar.

Saksı çiçekleri, evcil hayvanlar

Üvey toplumun üvey insanı, ormanda kendi kendine biten kır çiçeklerini önemsemez hatta onların adlarını bile bilmez ama “ev” diye kendisine belletilen mekânları saksı saksı çiçekle doldururken aslında o saksıdakinin kendisi olduğunu göremez. Yağmurla beslenen yabanî papatya yerine, kimyasal vitamin verilen saksı çiçekleri gibi olduğunu anlayamaz. İçinde bulunduğu durumu, günah çıkartırcasına, saksıda büyüttüğü bir çiçeğe yansıtır.

Çiçekler yetmez olduğunda “sosyetik” hevesle alıp beslediği havyana yansıtır üveyliğini. Kendini doğaya âit, doğanın bir parçası olmasını sağlayan bütün becerileri körelmiş hâle getirmenin geri dönülmez pişmanlığı içindedir ama bunu itiraf edip kabullenme cesâreti yoktur.

Bir toplumda evde beslenen köpek sayısıyla ve balkonlardaki saksı sayısıyla toplumun üveylik seviyesi arasında doğru orantı olduğunu düşünürüm. Tabiatla bir olamayan üvey insan, içinde yaşadığı üvey toplumda, etrâfını kendisi gibi üvey bitkiler ve üvey hayvanlarla doldurup üveyliğini gizleme çabası içindedir, gibi gelir.

Kısacası, kendi kodlarını oluşturamamış veya var olan kodlarını güncelleyememiş ya da dışarıdan cebren ve mecburiyetten getirilen kodlar sebebiyle kimlik bunalımı yaşayan toplum üvey toplumdur.