HAİN KİMDİ? ATATÜRK MÜ, VAHDETTİN Mİ?

Kamuoyunda görünüşte çok önemli ve büyük iddialar içeriyormuş gibi gözüken ama aslında incir çekirdeğini doldurmayacak tartışmalar yapılmakta.

Muhalefetin hâl-i pür melâlini yazdım ama bir de memleketin hâl-i pür melâli var… Kamuoyunda görünüşte çok önemli ve büyük iddialar içeriyormuş gibi gözüken ama aslında incir çekirdeğini doldurmayacak tartışmalar yapılmakta. Bunun arkasında ülkemizin insanlarının (bu topluluğa şu halde millet denemez, DMD) yaşam tarzı farklılıkları etrafında örgütlenen ve belli bir siyasi azınlığa büyük rantlar sağlayan siyasi çatışmalar bulunmakta. Normal demokrasilerde ve millet olma şuuruna sahip toplumlarda milleti oluşturan farklı zümrelerin yaşam tarzı ve tüketim tercihleri bir tartışma konusu olmaz ancak bizim gibi kimlik çatışması yaşanan toplumlarda ülkenin ortak değerleri farklı zümreler arasında pay edilir, insanların giyim, yeme-içme ve yaşam tarzı tercihleri büyük siyasi linçlerin konusu olur, bu da yetmez toplumun ortak geçmişindeki önemli tarihi şahsiyetler birbiri ile yarıştırılarak siyasi prim elde edilmeye çalışılır. Düne kadar bizim medyamızda Mustafa Kemal Atatürk ile Sultan Abdülhamit birbirinin mefhum-u muhalifiymiş gibi yarıştırılırken, son günlerde bu sefer Atatürk’ün karşısına son hükümdar Sultan Altıncı Mehmed Vahdettin çıkarıldı. Bir cenah “Vahdettin haindi!” derken diğer cenah “Hayır, hain değildi!” demektedir. Ancak Vahdettin’i savunanların bir kısmının içlerinde, hiç dile getirmeseler de, Cumhuriyet’in kurulmasının Osmanlı’ya ve Türk tarihine ihanet olduğu, Atatürk’ün de İngilizlerin adamı olduğu yönünde bir inanç bulunmaktadır. Geçen senelerde bir siyasetçinin çıkıp “Kurtuluş’a evet ama Kuruluş’a hayır!” demesi, yine Tanzimat zamparası kılığında dolaşan bir meczubun “Keşke Yunan kazansaydı, hiç olmazsa hilafet elde gitmezdi…” demesi bu gibi yanlış görüş ve inançlarının göstergesidir. Bu tartışmalardan kim nemalanıyor sorusunun cevabı açıktır? Cumhur İttifakı… Bu durumda muhalefet nasıl oltaya geldi? Bu sorunun cevabı başka içerikli bir yazının konusu olabilir. Bugün sizlerle güncelliğini koruyan Atatürk – Vahdettin karşılaştırmasını tartışmak istiyorum.

HAİN SUÇLAMASININ DAYANAĞI NESNEL MİDİR?

Öncelikle belirtmek isterim ki “hain” suçlaması her zaman ve mekânda bir siyasi içerik taşımaktadır. Genel olarak büyük değişim dönemlerinde iktidar olanlar kendilerinin öncesindeki rejimin taraftarlarını ya da basitçe siyasi muhaliflerini “hain” diye suçlamışlardır. Cromwell Devrimi döneminde İngiltere’de, Fransız İhtilâli döneminde Fransa’da, Sovyet Devriminde Rusya’da bu tür örnekler bolca gözlemlenmiştir. Diyeceğim o ki, hain suçlamasının evrensel bir tarafı yoktur, zamana ve kimin iktidar olduğuna göre yüz seksen derece değişebilen bir tanıma sahiptir. Ancak meselâ hırsızlık ve cinayet gibi suçlar nesnel kanıtlara, zaman ve mekân değişse de değişmeyen tanımlara sahiptir. Hain tanımının nesnel olup olmamasının bizim konumuzla ilgisini bir örnek vererek anlatayım: Örneğin Sakarya Savaşı’nda Yunan Ordusu kazansaydı, Türk ordusu dağılıp Ankara düşseydi, Türkiye İngiliz mandasında Saltanat rejimiyle idare edilip bugün de Commonwealth üyesi olsaydı, okullarda anlatılan tarihlerde acaba kimden “hain ve eşkıya” olarak bahsedilecekti? Elbette Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarından… Sakarya Savaşı kazanıldığı, akabinde Başkumandan Meydan Muharebesinde Yunan palikaryaları perişan edildiği için Saltanat sonlandırılıp Cumhuriyet kuruldu. Sonuç olarak da bugün kimi tarihçiler ve medya esnafı tarafından Sultan Vahidettin “hain” ilan edilmektedir. Demem o ki, siyasetçi esnafının çok sevdiği, cahil ve lümpen kitleleri yönlendirmede hayli etkili olan “hain” suçlamasını kullanmak çok da nesnel, doğru ve gerçekçi değildir.

SULTAN VAHİDETTİN HAİN MİYDİ?

Sultan Altıncı Mehmet Vahdettin hiçbir zaman tahta çıkacağını düşünmemiş, bu konuda hiçbir hazırlığı ve yeterli eğitimi olmayan bir garip Şehzade idi. Ağabeyi Sultan Beşinci Mehmet Reşat öldüğünde, Talat Paşa, Enver Paşa ve Şeyhülislâm Musa Kazım Efendi gelip kendisini tahta davet etmişlerdi. O anda bile tahta çıkıp çıkmama konusunda tereddüt içindeydi. Herkes gibi o da biliyordu ki, zaten o tahtın da bir kıymet-i harbiyesi kalmamıştı. Tahta çıktıktan dört ay sonra Harb-i Umumi / Birinci Dünya Savaşı bizim mağlubiyetimizle bitmiş, İttihatçı Paşalar ülkeden kaçmış, İngiliz Askeri Valisi İstanbul’a çökmüş ve zırhlılar Boğaz’a girip toplarını Dolmabahçe Sarayına çevirmişlerdi. O dönem aydınlarının çoğunluğu işgal altındaki vatanda milletin güvenliğini sağlamanın yolu olarak İngiliz mandasının, azınlığı da Amerikan mandasının kabulünden yanaydı. İktidarda da her zaman İngilizlerden yana olmuş ve azılı İttihatçı düşmanı olan İtilaf ve Hürriyet Fırkası vardı. Sadrazam Damat Ferit Paşa ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi de, Hünkârları olarak Vahdettin’i değil General Harrington’ı görmekteydiler. İşte vazifeye (ağabeyi Şehzade Yusuf İzzettin Efendi’nin beklenmedik ölümünün akabinde) hazırlıksız yakalanan, daha tahta ısınmadan İngiliz Askeri Valisi ve askerlerince güvenceye alınan ve etrafı da İngiliz muhipleri tarafından çevrilen Sultan Vahdettin, aslında fiilen hiçbir iktidara sahip değildi. İngilizler ne isterse o yapılıyordu. İngilizlerin en istemedikleri şeyse Türk ordusunun silâh bırakmayı reddedip savaşa ve direnişe devam etmesiydi. Bu sebepten dolayı İngilizlerin ricası ve onayı ile Sultan Vahdettin İttihatçılarla arası iyi olmayan Mustafa Kemal Paşa’yı olağanüstü yetkilerle ordu müfettişi tayin edip işgale direnişi bastırmasını, Türk ordusunun silahlarını İngiliz’e teslim etmesini sağlaması vazifesi vermişti.  Yani bazı Neo-İtilafçı zadeganın bahsettiği gibi Kurtuluş Savaşı’nı başlatma emri vermemişti. İşler beklendiği gibi yürümeyince, bu sefer de, yine İngiliz talebiyle Mustafa Kemal Paşa’yı görevinden azletmiş ve daha sonra da hakkında idam fermanı çıkartmıştı. Büyük Zafer sonrasında ise bir İngiliz zırhlısına binerek ülkeden kaçmıştı. Bir suçun olması için o konuda bir iradenin olması gerekir. Sultan Vahdettin aciz, güçsüz, yetersiz ve rehin alınmış bir Hükümdar’dı. Yani hain olabilecek kadar bile bir irade ve gücü yoktu.     

ATATÜRK’E KİM HAİN DİYOR?

Bugün “İslamcı” olarak bilinen ama gerçek İslamcılıkla pek bağı bulunmayan, mensuplarının çoğunu tarikat ve cemaat bağlılarının oluşturduğu kesimin içindeki bir grup insan “Lozan Anlaşması’nın İngilizlere teslim anlaşması olduğunu, Cumhuriyet’in ilanının dine ve Hanedana ihanet olduğunu ve Atatürk’ün İngilizlerin adamı” olduğunu savunurlar. Pekiyi baştan beri bu böyle miydi? Hayır. Milli Mücadele ilk başladığında İtilafçı Hükümet ve onun uzantısı bazı din adamı ve aydınlar dışında Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına hain diyen yoktu. Bilumum cemaat ve tarikat reisleri “Aman Paşa Hazretleri, yaman Paşa Hazretleri” diyerek Atatürk’e temenna etmekteydiler. Cumhuriyet kurulduğunda da bu böyleydi. Ancak ne zaman ki Cumhuriyet Hükümeti tarikat ve cemaatleri lağvedip mallarını kamulaştırdı, o zamandan bugüne başta Atatürk olmak üzere bütün ilk dönem Cumhuriyet yöneticilerine karşı tavır aldılar. Yani mesele o zümrelerin çok derin ve ulvi inanç ve idealleri değil, tamamen “duygusaldı”. Bu zümrelerin On Beşinci Yüzyıl’daki muadilleri de, tarikat ve cemaat vakıflarını kamulaştırdığı için Fatih Sultan Mehmet’e düşman olmuşlardı. O dönemde Atatürk’e Deccal diyenler bugün İngiliz ajanı demektedir! Yahu sizlerin ağababaları bizzat General Harrington’ın eteğine kapanmaktaydı; bunlardan âlâ İngiliz ajanı mı olur? Ne güzel İstanbul be!

Şunu net olarak söyleyelim: Hacivat Çelebi kılıklı bazı tipler ne kadar palavra sıkarsa sıksın, İngilizlerin adamı en son Atatürk olabilirdi. Çünkü İngilizler bütün tarihleri boyunca sadece iki harp kaybettiler; biri Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda George Washington’a karşı diğeri de İstiklâl Harbinde Gazi Mustafa Kemal’e karşı. İngilizler için Atatürk, Napoleon ve Hitler’den bile korkutucudur, çünkü diğer ikisini yenip imparatorluklarını dağıtmalarına rağmen Atatürk bizatihi Majesteleri Kral’ın İmparatorluğunun dağılma sürecini başlatmıştır. Ama neo-itilafçılar için ne gam: Onlar hâlâ ellerinden alınan servetlerin kinini gütmektedir.

Pazartesi günü şu soruları cevaplamak istiyorum: “Bu İtilafçılar kimdir?”, “Neyi savunurlar?” ve “Bugün itilafçıların düşünsel torunları kimlerdir?” Göreceğiz ki, itilafçılar bizlere hiç de yabancı değildir…

SON SÖZ: Osmanlı tarihinden Sultan Vahdettin çıkarılırsa hiçbir şey kaybedilmez, ama Atatürk Cumhuriyet ve Türk tarihinden çıkarılırsa çok şey kaybedilir.