BATI'NIN TÜRKİYE SINAVI: ABD VE İSVEÇ'İN SINAV KAĞIDI NE SÖYLÜYOR?

Bu hafta Batı'nın Türkiye sınavı devam etti. Öncelikle Çavuşoğlu'nun ABD ziyareti vasıtasıyla Türk-Amerikan ilişkilerinde nerede duruyoruz sorusuna yeniden cevap verme fırsatı yakaladık.

Bu hafta Batı’nın Türkiye sınavı devam etti. Öncelikle Çavuşoğlu’nun ABD ziyareti vasıtasıyla Türk-Amerikan ilişkilerinde nerede duruyoruz sorusuna yeniden cevap verme fırsatı yakaladık. Bulduğumuz cevap da bizi şaşırtmıyor zira Garp cephesinde bir değişiklik yok. Bilindiği üzere Türkiye-ABD ilişkilerini son yıllarda etkileyen kümelenmiş sorunlar var. Bu sorunların bir kısmı (S400’ler üzerinden dillendirilen Türk-Rus ilişkileri, ABD’nin PKK’ya desteği ve Suriye’nin geleceği konusunda Ankara ile aynı yerde durmaması, FETÖ’ye verilen destek, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerine Türkiye’nin koyduğu koşullar, Türkiye-Yunanistan ikili sorunlarında ABD’nin bir taraf haline gelmesi- bu tarafgirlik üzerinden Ege ve Doğu Akdeniz jeopolitiğinde Türkiye karşıtı bir söylem içerisinde zaman zaman ABD’li aktörleri görmemiz, F35-F16 meselesinin yılan hikayesine dönmesi vb) aslında son dönemde değişen ve değişme haberi veren jeopolitik kırılma hatlarıyla da yakından ilişkili. Zaten bu nedenle Türkiye-ABD ilişkilerinin geleceği hem Batı’nın Türkiye ile ilişkileri hem de Batı’nın müttefiki saydığı ötekilerle ilişkilerinin hangi parametrelere dayandırılacağı konusunda bir fikir vereceği düşünülerek çok yakından takip ediliyor.

Batı ve diğerleri

Soğuk Savaş sonrası düzende Batı, arasındaki ayrışmalara rağmen “siyasal Batı” ayağını korumayı başardı. Aslına bakarsanız bu ayak ABD ve kimi Avrupalı aktörlere uluslararası rejimleri ve kuralları kendi yararlarına esnekleştirme olanağı verdiği için korundu yoksa Atlantik’in iki yakasının birbirinden bıktığını, yaka silktiğini gördüğümüz sayısız örnek var. Batı’nın bu lükse sahip olmasının temel nedenlerinden biri elbette liberal ekonomi içerinde sahip olduğu avantajlardı. Unutulmamalı, Soğuk Savaş’ın kazananı kapitalist pazardı ve bu pazarın küreselleşmesi, Pazar içerindeki avantajlılar grubu için ekstra yarar üretecek cinsten bir genişleme olanağı sunuyordu. Kimse bu karlı fırsatı kaçırmadı ve işte bu nedenle de Batılı başkentler “diğerlerinin” isteklerini ve göreceli etki arayışlarına katlanmak zorunda kaldılar. Bu süreç, ABD ve Avrupalılar için elbette çok kolay bir süreç değildi ancak “diğerlerinin” (bu arada bu kategori “the rest” olarak gerçekten Anglo-Sakson yazın tarafından Batı’nın karşısına konulmuştu) istek ve etki alanlarının sınırlı bir doğaya sahip olacağı düşünüldüğünden Batı “güç kullanma opsiyonunu” da elinde tutarak uluslararası politikayı disipline edebileceğini tasavvur etti.

Bugün Soğuk Savaş rekabetinin mantığı geri dönerken, yani gerçek güvenlik riskleri belirirken, Batılı başkentler, diğerleri kategorisine koydukları aktörlerin kendi güvenliklerini Batı ile bağlı görüp görmediğini düşünmek zorunda. Yeni Soğuk Savaş başlıyor olabilir ama “diğerleri” dediğimiz aktörler ortadan kalkmadı. Aslına bakarsanız eskisinden daha güçlü ve otonomi konusunda daha hevesliler. Batı, bu kendi kendine ilan ettiği kategori ile ilişkilerini düzenleyemezse küreselleşmeden, küresel Batı olmaktan vazgeçecek ve bir nevi stratejik kültürün ortaklığı iddiasına dayalı bir kulübe dönüşecek. Kulüp olmak, kendi gibilerle bir arada olmak elbette rahatlatıcı bir histir ama acaba yeterince karlı mıdır? Bu soruya Batı, kolay kolay evet yanıtı veremediği için bugün Batı adına Türkiye ile ilişkiler, tıpkı diğerleri kategorisine soktukları diğer aktörlerle ilişkiler gibi bir sınav niteliğinde.

Türkiye’nin durumu özel

Tabi Türkiye özel bir aktör. Öncelikle, Trans-Atlantik ve Avrupa güvenliğinin bir parçası. Dolayısıyla Türkiye’nin müttefiklik statüsünü eğip, bükmek pek mümkün değil. Bu yönde kimi zaman -örneğin seçim dönemlerinde görünür olan- belirli çabalar olsa da Türkiye’nin müttefiklik statüsünü eğip bükmek Batı’nın çok işine gelir bir şey de değil. Zira Batı’nın -kulübe dönse de küresel kalsa da- bir kısmı, süregiden bir savaşa komşu yaşıyor. Savaşın gidişatı- yani Rusya’nın Ukrayna toprakları üzerinde savunma ve saldırı taktiklerine sıkışması, Kaliningrad’ta baş gösteren krizin yönetilmesi, Moskova’nın Kuzey Avrupa’ya yönelik söylem düzeyindeki saldırganlığını İngiltere ile sınırlaması filan- ve NATO’da alınan tedbirler Avrupa üzerindeki baskıyı “kaygı” halinden şimdilik çıkartmış gözüküyor ama bugün ve yarın savaşa daha fazla taraf olma halinin getireceği riskler ya da Kremlin’in “risk alma” yönünde verebileceği bir karar tüm bu görece kaygısızlığı değiştiriverir. O zaman NATO misyonlarında aktif sorumluluk alabilen, tecrübeli, savunma sanayi güçlü ve bölgesel istikrarsızlığı tetiklemeden Boğazlar Rejimini işletebilen bir aktör olarak Ankara’nın Batı’ya çapalı olduğu hatırlanır: “Türkiye’nin etkisi ve gücü artıyor” mealinde yazılar kaleme alınır. Tabi Ankara, Batının bu gel-git hezeyanlarına alışkın bir aktör, bu nedenle dış politikasında soğukkanlılığı koruyup bölgesel istikrarın muhafazası ve hakların savunulması çerçevesinin dışına çıkan bir söylemi hiç kullanmıyor. Aksi bir durum olsa, Batı’nın Ankara’yı gerçekten ötekileştirecek bir lüksü bugünün jeopolitiğinde var mıdır? Bazı Avrupalılar ve kısmen ABD 2016 sonrası Doğu Akdeniz’de bu tür bir ötekileştirmeyi (radikal öteki haline getirmeyi) denedi, sonuç alınamadığı için bu tür kör gözüm parmağına provakatif ötekileştirmeyi rafa kaldırmak zorunda kaldılar. Ama hala bir Türkiye stratejisi yok. Dolayısıyla Batı’nın Türkiye ile sınavı bitmedi.

Washington’un Türkiye sınavı

Ankara-Washington ilişkileri bu sınavın belki de en önemli ayağı, çünkü Avrupalı aktörler biraz annesinin ağzına bakan yavru kuş haline dönmüş durumda, Brüksel-Ankara ilişkileri için ABD kılavuzluğunu bekliyorlar.  Washington ise Türkiye sınavından kalmanın bedelinin büyük olduğunu bildiğinden iki başkent arasındaki güven krizinin yol açtığı ve açabileceği hasarı onarmak adına bir Stratejik Mekanizmanın kurulması önererek süre kazanmış, Ankara da bu öneriyi desteklemişti. Bilindiği üzere Ankara için sorun ve işbirliği olanaklarını başkentlerle konuşabilmek, bu diyaloğu düzenli hale getirmek çok önemli. Bu devamlı ilişkide olma, konuşabilme hali Washington için rasyonel bir Türkiye stratejisi geliştirmenin de başlangıcı olabilir. Gel görelim Washington’un Avrupa-Ortadoğu hattında hareketsizlik yaşadığı bir sürecin içindeyiz. Avrupa ile olan ilişkiler, NATO caydırıcılığının güçlendirilmesi, Trans-Atlantik ittifakın bölünmemesi ve Avrupalıların Ukrayna Savaşına desteğinin sürmesine odaklı. Washington bu konuda Avrupa için minimum gerekliliği yerine getiriyor ama bu sınırın bir gram üstüne çıkmıyor. Orta Doğu’da Washington’a bağlı vekillerin Washington’a bağlı ve hayatta kalması, Washington’a yakın aktörlerin- örneğin Körfez’in, Ürdün’ün, İsrail’in filan- Washington’a yakın kalması, fazla bir itiş kakış olmaması en büyük amaç. 2024 Seçimlerinin gölgesi de ABD politikasının üstüne düşmüşken, Washington istikameti Asya’ya çevirmişken Türkiye sınavına yeterince hazırlanamadığı ortada. Doğru cevabı bulamayan ama izlediği yola puan isteyen öğrenci tavrında Ankara’nın, “Türkiye’yi kaybetmek istemiyoruz” duruşuna övgü düzmesini bekliyor. F16 meselesi ve bu meselenin resmi olarak olmasa da Washington’da birileri tarafından şunla-bunla ilişkilendirilmesi tam da burada devreye giriyor. Çavuşoğlu’nun belirttiği gibi Türkiye’ye F-16 ve Yunanistan’a F-35 tedarikinin aynı anda Kongre’ye gönderilmesi, eğer Biden Yönetimi yeterince çalışmaz ve Kongre’de bir sorun çıkarsa ya da çalışır ama Kongre’de bir sorun çıkmasını engelleyemezse (seçim ertesi ve seçim önü garip bir rekabet ortamı var Washington’da) krizin tetiklenmesine zemin hazırlıyor, yani Washington’a izlediği yoldan da puan yok. Sınav süresi tabi dolmadı, doğru cevabı hala ABD’nin bulma şansı var.

İsveç sınavdan kalmak üzere

Washington, Türkiye sınavında zorlanırken öte yandan İsveç, sınavdan kalmayı neredeyse garantilemek üzere. Stockholm, NATO’ya bağlanmaya karar verirken aslında kendi adına radikal bir karar vermişti. Uzun yıllar stratejik tarafsızlık ve Kuzey değerlerinin şampiyonluğunu yapıp, bunları NATO gibi askeri bir ittifaka, onun kurallarına bağlı hale gelmeye karar vermek, yani stratejik kimliğini değiştirmeye karar vermek zor iş. İsveç kamuoyunda olayın sadece Rus tehdidi boyutunun tartışıldığı, diğer boyutlarına (stratejik kimlik de değişim) hiç ehemmiyet verilmediği ortadaki kafa karışıklığından anlaşılıyor. İsveç, değişmek istemiyor ama otonom olarak kalma lüksü olduğunu da düşünmüyor. Dolayısıyla yönetimden bir öyle, bir böyle açıklamalar duyuyoruz. Dış politikada buna kimlik krizi denir, maazallah dış politikada işleyişi paralize eder. Stockholm’ün felç geçirmesinin çeşitli riskleri var. Öncelikle İsveç’in siyasal sisteminin de parçası olmuş radikal vekil aktörler, bu krizleri Türkiye-İsveç ilişkilerini dolayısıyla İsveç’in NATO üyeliğini sabote edecek şekilde kullanıyorlar. Boşluğu doldurup kendi Türkiye karşıtı gündemlerinin görünür olmasını sağlıyor ve şu anda Batı Türkiye sınavından geçerken yanlış cevapları kendilerini duyan kulaklara fısıldıyorlar. İkinci olarak ortam radikalleşip, Stockholm’ün felç olduğunu gören başka radikal unsurlar kendi gündemlerine (son hadisede İslam karşıtı bir gündemin dillendirildiğini gördük) görünürlük sağlamak adına İsveç’in kimlik krizini sömürüyorlar. Tebrik etmek gerek, İsveç’in nefret suçu karşısındaki acizliği olayı Türkiye-İsveç-NATO üçgeninden çıkardı, Türkiye-Batı-İslam Dünyası üçgenine taşıdı. Şimdiden Suudi Arabistan, Ürdün gibi bazı ülkeler İsveç’in protesto edilmesi gerektiğini kamuoyuna duyurdular. Artık İsveç’in olası NATO üyeliğinin NATO’nun kimliğine ne katkı sunacağını da tartışmak gerekecek. Sözün özü Batı’nın Türkiye sınavı asla sadece Türkiye ile ilgili değildir. Batı kendi kaderi ve diğerleri ile kuracağı ilişkinin seviyesi ile ilgili bir karar verecek. Biran önce dersini çalışsa iyi olur, yeni bir jeopolitik dönemden geçiyoruz. Kimse sınavların tekrarı olur mu olmaz mı garanti edemez.